Varlık Dengesi: Nefisten Enerjiye, Kâmil İnsandan Frekansa
Varlık Dengesi: Nefisten Enerjiye, Kâmil İnsandan Frekansa
Cevat ORHAN
İnsan, yaratılışın en güzel suretinde "ahsen-i takvîm" olarak yaratılmıştır. Ancak, aynı zamanda en aşağıların aşağısı olan "esfel-i sâfilîn" seviyesine düşme potansiyeline de sahiptir. Bu derin ikilem, insanın içinde daima devam eden bir mücadeledir. Günümüzde, bilgiye erişimin sınırsızlaştığı bir çağda bile bu mücadele daha da karmaşık bir hal almıştır. İnsan, nefsini terbiye etmek, kibrini yenmek ve hırsını kontrol altına almak yerine, çoğu zaman bu yıkıcı dürtülerin esiri olmaktadır. Bu makalede, bu içsel karmaşayı, Kur’an-ı Kerim’in rehberliğinde enerji, frekans ve titreşim gibi modern kavramlarla birleştirerek anlamaya çalışacağız.
İnsanın Yıkıcı Üçlüsü ve İlahi Uyarılar
Yıkıcı bir frekans karmaşasının kaynağında, insanın üç temel zaafı yatar: nefis, kibir ve hırs. Bu üçü, her zaman karşımıza çıkan ve manevi yolculuğumuzu sekteye uğratan temel engellerdir.
Nefis, insanın içinde var olan, kontrol altına alınmadığında yıkıcı olabilen ham ve şekilsiz bir enerjidir. Bu enerji, tıpkı elektriğin kontrolsüz bir şekilde yıkıma yol açması gibi, kişiyi bencilliğe ve kötü arzulara sürükleyebilir. Allah, insana bu enerjiyi doğru kullanması için yol gösterir: "Andolsun, nefse ve onu düzenleyene; ona fücurunu (kötülüğünü) ve takvasını (iyiliğini) ilham edene ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiş, onu kirleten ise kaybetmiştir." (Şems Suresi, 7-10). Bu ayetler, nefsin iki yönlü bir potansiyel taşıdığını ve insanın tercihleriyle bu potansiyeli ya aydınlığa ya da karanlığa dönüştüreceğini belirtir.
Bu kontrolsüz nefis enerjisi, genellikle kibir olarak tezahür eder. Kibir, nefsin yaydığı uyumsuz ve çatışmacı bir frekanstır. Bu frekans, insanı haddini aşmaya ve kendini mutlak güç olarak görmeye iter. Kur'an'da bu durumun en bilinen örneği, "Ben sizin en yüce Rabbinizim!" diyen Firavun'dur. Bu kibir, insanın kendi yaratılışını dahi unuttuğunu gösterir. Oysa Kur'an, insanın nereden geldiğini açıkça hatırlatır: "İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır? O, akıtılan meniden bir nutfe değil miydi?" (Kıyâmet Suresi, 36-37). Bu ayet, insanın, varoluşunu dahi bir başkasına borçlu olduğu gerçeğini hatırlatarak, "yüce dağları ben yarattım" edasının ne kadar temelsiz olduğunu gözler önüne serer.
Kibirin neden olduğu bu uyumsuz frekansın sürekli bir titreşimi ise hırs olarak kendini gösterir. Hırs, doyumsuzluk ve dünya malına aşırı düşkünlüktür. Bu titreşim, insanı asla huzura erdirmez, sürekli daha fazlasını istemeye ve yarışmaya iter. Kur'an, bu durumu şöyle açıklar: "Biliniz ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat edinme yarışından ibarettir." (Hadid Suresi, 20). Bu ayet, hırsın ve dünyalık fanatizmin, insanın manevi yolculuğunu nasıl sekteye uğrattığını ve onu bir hedefin peşinde koşan bir varlık haline getirdiğini gösterir.
Yaratılışın Kusursuz Düzeni ve İlahi Rehberlik
İnsan, bu yıkıcı üçlünün etkisi altındayken evrenin kusursuz düzeninden ve diğer canlıların uyumundan uzaklaşır. Oysa Kur'an, bu düzene bakarak düşünmeyi ve hakikati bulmayı emreder. Bu, bilimsel yöntemin ve manevi arayışın aynı kökten beslendiğini gösterir. Allah, evreni yaratarak bize bir "kitap" sunmuş, aynı zamanda bu kitabı okuyup anlamamız için de akıl ve vahiy vermiştir. Peygamberler, bu ilahi rehberliği insanlara ulaştıran elçilerdir.
Bu tefekkür yolculuğu, Alak Suresi'ndeki ilk ayetlerle başlar: "Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı alaktan (embriyodan) yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini öğretendir." (Alak Suresi, 1-5). Bu emir, sadece bir metni okumak değil, evreni, kendini ve yaratıcının varlığını gözlemleyip anlamayı da kapsar. Kur'an, birçok ayetinde "akıllarını kullanmazlar mı?" diyerek insanı düşünmeye ve araştırmaya davet eder. Bu, pasif bir kabulleniş yerine, aktif bir sorgulama ve keşif sürecine işaret eder. Alak Suresi ile başlayan bu yolculuk, bireyin önce kendini temizlemesini (Müddessir Suresi), sonra kulluğunu güçlendirmesini (Müzemmil Suresi) ve sonunda yeryüzündeki halife olarak iyiliği emredip kötülükten nehyetmesini içerir. Bu süreç, insanın içsel yolculuğunun dış dünyaya yansımasıdır.
İnsanın Yapıcı Üçlüsü: Huzur ve Dengenin Yolu
Nefsin, kibrin ve hırsın yıkıcı enerjisine karşı Kur'an, bize bir çözüm sunar: kâmil insan, adalet ve ihsan. Bu üçlü, insanın hem kendi içinde hem de toplumda denge ve huzuru bulmasını sağlar.
Kâmil insan, nefsini terbiye ederek olgunluğa ulaşmış kişidir. Bu, nefsin kaotik enerjisinin uyumlu ve yaratıcı bir güce dönüşmesidir. Tıpkı yüksek voltajlı elektriğin kontrolsüz yıkımından ziyade, bir şehri aydınlatması gibi, kâmil insan da nefsini hayra yönlendirir ve etrafına ışık saçar.
Adalet, bireysel ve toplumsal uyumu sağlayan doğru frekanstır. Adaletli bir insan, nefsini ve çevresini dengede tutar, her şeye hakkını verir. Kur'an, bu dengeyi şöyle emreder: "Şüphesiz ki Allah, adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, kötülüğü ve haddi aşmayı yasaklar. Düşünüp öğüt almanız için size böyle öğüt verir." (Nahl Suresi, 90). Adaletli bir toplumda, her birey kendi yerini bulur ve bu uyum, sistemin sağlıklı işlemesini sağlar.
İhsan ve diğergamlık, bu adil frekansın sürekli ve olumlu titreşimidir. İhsan (en üst seviyede iyilik yapma) ve diğergamlık, başkalarının menfaatini kendi menfaatinin üstünde tutarak, sevgi ve merhamet yaymaktır. Bu titreşim, sadece bireyi değil, tüm toplumu sarar ve pozitif bir enerji alanı oluşturur.
Sonuç
Modern insanın aklının karışması, aslında manevi bir arayışın sancısıdır. Tıpkı "su bulanmadan durulmaz" sözündeki gibi, bu karışıklık, bizi daha derin bir hakikate ulaşmaya zorlar. İnsan, kendi içindeki yıkıcı üçlüyü terbiye ederek ve yapıcı üçlüyü benimseyerek, hem kendi varoluşuyla hem de evrenin kusursuz düzeniyle uyum içinde bir dengeye ulaşabilir. Bu, sadece bir inanç meselesi değil, aynı zamanda bireysel ve toplumsal huzurun anahtarıdır.
Bu yolculuğun sonunda ise mutlak hakikat karşımıza çıkar. Allah nurunu tamamlayacaktır. Allah'ın adaleti tecelli edecektir. Hakikat, O'dur. O'nun takdirinin dışında hiçbir şey olmaz; O takdir etmediği sürece yaprak bile kımıldamaz. Allah Samed'dir (her şeyin kendisine muhtaç olduğu, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır). Allah Ahad'dır (tek ve eşsizdir). Bu gerçekler ışığında, yolculuğumuzun nihai durağını unutmamalıyız: "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn." (Muhakkak ki biz Allah içiniz ve muhakkak ki biz O'na döndürüleceğiz.) Allah, bizleri kendisine hakikat üzere dönenlerden eylesin. Amin Cevat ORHAN
Yorumlar
Yorum Gönder